16 Ekim 2011 Pazar

ŞEYTANIN TOPUKLARI 25.BÖLÜM

                                                             -25-
 Yaşananlar sadece kılıf değiştiriyor. Ne zamanın ne mekânın ne de insanların değiştiği var. Her şey aynı. Tüm duygular. Geçmiş geçmişte kalınca değerli oluyor birden bire. Yaşarken anlamsız boşluklarında kaybolduğumuz anılar “hey gidi günler hey” dedirtiyor eskiyince albümümüzde ki resimler. Hey sen !koca kafalı anla artık, değişmedin bir dönüşüm geçirdiğin ve suret değiştirdiğin hakikat, fakat özün aynı öz.Eşeğe altın semer vurma hadisesi değil!Boz eşeği beyaza boyayıp satma meselesi.Kandırmasan artık kendini.Maskelerini hani herkese farklı farklı takındığı o boyalı komik sensiz suratları bir tarafa atsan da sen bir taraf olsan keşke.Bir dava adamı mesela.Mesela; vakti zamanında bir çok sofrada ekmek yedirten ayakkabı boyacılığının yok oluşuna ada kendini. Çocukluğunda zar zor sahip olduğun sonra da elinden kaçırıverdiğin uçan balonculuk mesleği mesela. 
a.t

ŞEYTANIN TOPUKLARI 24.BÖLÜM

                                                             -24-
 Kendimle ne kadar çeliştiğimi yazıya döktüğümde daha iyi anlıyorum.Allahtan bir tartışma platformunda değilim.Düşünsenize iki karşıt grubun olması gereken bir platform da ben sürekli değişen fikirlerimle saf değiştirerek milletin kafasını uzun yol otobüs yolcusuna çeviriyorum.Ki tartışma programlarında yapılan laf cambazlıklarıyla milletin beynini sulandıranların benden daha net olduklarını söylemekte doğru olmaz sanırım.
 Önyargılarımı kendim yapar kendim yıkarım. İlk görüş de giyilen kıyafetin renginden, saçın yapılış şekli bana sevmediğim birini hatırlatırsa vay geldi o kişinin haline. Sevmediğim o insana vekâlet edermiş gibi görüp öyle davranırım ona. Canım dostumu bulduğum karanlık kampüs binasında da aynı antipatiyi yaşamıştım.
 Ön sırada kayıt işlemlerini yapan çocuk okuyacağımız şehrin insanlarından çok uzaktı. Herkesin birbirine benzediği doğunun kalbi olan bu şehir de İstanbul’un sosyetik semtlerinin fırlamış gibi bir hali vardı.
 Dersler başladığında aynı sınıf da karşılaştığımız da ilerisi için “dostum” diye hitap edebileceğim insanın o olduğundan habersizdim. Hocalarla inatlaşmasını gereksiz bulsam da ileri de onun sadece hocalarla değil otorite olan ve dayatılan her şeyle sorunu olduğunu anladım. Sınırsız özgürlük ona da, bana da herkese istediği kadar tüm isteği buydu
 Onu tanımaya çalışmak şaşırmaya hazır olmak demekti. Ben onu tanımaya çalışırken o hiç tanımadığım benden bahsetmeye başladı bana. Yaşadıklarımı özetlemesine beni yargılamadan dinlemesine hayran kaldım. Onu tanıdıktan sonra önyargılı olmamayı başaramasam da az çok dizginliyorum ani tepkilerimi.
 Ne sigaralar yaktık birlikte, içimize sığmayan hayallerimiz dumanlarında boğuldu. En çok da ardı ardına yaktığımız sigaraları demlik demlik içtiğimiz çayla ıslatmayı sevdik. Birbirinden çok uzak iki kutup nasılda yakınlaşabiliyor.
a.t

ŞEYTANIN TOPUKLARI 23.BÖLÜM

                                                                   -23-
 Hayatta her şeye geç kaldığımı hissediyorum. Tüm sevinçlere, aşklarıma, başarılarıma.Geç kalma hali öteden beri sirayet etmiştir kişiliğime.Bekletilmeyi de bekletmeyi de sevmem oysa.
 Lise hayatım boyunca her gün ilk derse asgari on dakika geç kalmak alışkanlık olmuştu. Derse vaktinde gidince o gün benim için bitmek bilmez, yapmam gerekenden fazla bir iş yapmış hissine kapılırdım. Bu alışkanlık gündelik hayatımda da etkisini gösterince eş dost fazlasıyla şikâyet eder oldu. Bir dönem tüm buluşmalara vaktinde gitmeyi denedim. Bu kez bekleyen taraf olmuştum. Aman Allah’ım assolistlikten piyanist şantörlüğe iniş!
 Makûs talihimle de bu bekletmeler neticesi aram açıldı. O zaman bu zamandır şansı sayıklıyorum. Şeytanı savunmasız yakaladığım yerler de elimden kaçırıyorum. Şansın doğru zaman da doğru yerde olmak gerekliliği su götürmez bir gerçek fakat doğru zamana doğru mekâna seni iteleyen yine şans faktörü olsa gerek.
a.t

ŞEYTANIN TOPUKLARI 22.BÖLÜM

                                                             -22-

 Kuruntularım, çaresizliğim ve “O”.Altından üçü bir yerde olmuşlarda boynuma takmışım sanki. Her biri ayrı türkü tutturmuş, bulunduğum sonsuz alternatifli yol kavşağında beni oyana bu yana çekeliyorlar. Ben kararsız kalıp olduğum yerde duruyorum. Yolların hepsi birbirine benziyor sanki hepsinin vardığı sonsa çıkmaz.
 Gönül denen harabeye kimler gelip kimler kurulursa kurulsun en utulmazı olan “O” her kimse derin hatıralar bırakır o harabe de. Her gidenden bir iz kalmaz kimileri hatırlanmaz bile. “O” kaçıncı rüyasında olursa olsun sen ayaktayken gecenin bir yarısı baktığın her yerde onu görebilirsin ansızın. Belli aralıklarla hortlar “O”, sevimli bakışlarını hatırlarsın birden, sesinin serseri tınısı kulağındadır. Ayak sesleri bile hafızanın özenle saklanmış kutusundan çıkarılır. Fotoğraflarına bakmak bile yürek ister böyle zamanlarda. Baktıkça bakasın gelir sonra.
  Yaşanmamışlıklar sayesinde bilemediğin gerçek yüzü sana hiçbir zaman acı çektirmez. Bu yüzden o harabe de ki hayaleti daha da sağlamlaşır “O”nun. Bu yüzdendir ki kim girmeye kalksa o harabeye bir hayaletin varlığıyla tedirgin olur. Bir hayaletle başa çıkmayı göze alamaz geldiğinden daha silik olur gidişi. Sevinirsin sen ve “O” baş başa kalmışsınızdır yine.
a.t

ŞEYTANIN TOPUKLARI 21.BÖLÜM

                                                                 -21-

  İlkler unutulmaz… Senin hatırlamadığın ilklerin, kucağında büyüdüklerinin hafızalarına kazınır. Yeğenimin kokusunu içime çekerken kendi ilklerimi düşündüm bugün. İlk ayakkabılarım (nasıllardı acaba),ilk kez kimin yanında yürüdüm, ilk düşüşüm, ilk aşkım, ilk nefretim…
  İlk nefret deyince duraksayıverdim. Nefret çocuksulukdan çok uzak bir duygu. Nefret edilen kişi sizi büyük ihtimalle maddi ya da manevi zarara uğratmış olmalı… Kim, kim, kim… Bulduğum da çok düşünmemiş olmama şaşırdım. Bulduğumu düşündüğüm yaşı hatırlayınca tüylerim ürperdi.
 Yedi – sekiz yaşlarında henüz küçücük bir çocukken nefret ettiğim sınıf arkadaşımı hatırladım. Nefretler büyütür insanı. Benim yedi – sekiz yaşlarında büyümeme sebep olduğu için bir kez de bu kocaman kız halimle nefret ettim o ufaklıktan…
 Nefret olayının öncesinde size “bir ilkokul öğrencisinin öğretmenini hayatının merkezinde gördüğünü” hatırlatmak isterim. Nefret duygularımın fitilini gizlice tutuşturan ufaklık hastalık bahanesiyle okula gelemediği gün için benden defterimi almıştı. Geri getirmesini söylediğim halde getirmemişti. Geç saatlere kadar oyun oynadıktan sonra aklıma gelen defteri almam artık mümkün değildi. O kızgınlıkla ertesi gün okulda öğretmenime defterimin onda oluşundan ötürü ödevimi yapamadığımı anlatırken, nefret edilen şahsın beni yalanlamasıyla başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Hem ödevimi yapmamıştım hem de iftirayla yalancı pozisyonuna düşürülmüştüm.
 Öğretmenimiz hangimize inandı bilmiyorum. Bildiğim tek gerçek içim de ki özgürlük ateşinden beter yanan ve o günden bu güne içine sayısız dost bildiklerim ve sözde arkadaşlarımı gözümü kırpmadan attığım ateşin koca bir volkan olduğudur.
 Etna’mın ateşine atılanların canlarının hiç yanmadığına eminim. Canı yanan insan neden yandığını merak eder. Hal böyleyken kendimi yaz kış cehennem sıcaklığında bunalırken buluyorum. Nefret beni tüketirken, yaktıklarımın küllerinden yeniden doğuşlarını izlemek nefretimden nefret ettiriyor.
a.t

ŞEYTANIN TOPUKLARI 20.BÖLÜM

                                                              -20-

 Depresyonumun tavan yaptığı dönemlerde geceler benim huzura doyduğum zaman dilimleri olur. Böyle zamanlar da ancak kendi küçük dünyamın at gözlüklerini atabilirim kenara. Günün aydınlığı sadece aynaya bakma şansı veriyor insana. Geceler öyle değil. Geceler başka. Daha duyarlı oluyor insan, hayata diğer insanlara ve diğer hayatlara.
 Gündüzleri sadece kendi hayatımın dertleriyle boğuşup beni gecelerin kollarına atan depresyon belki de egoist damarlarımda ki kanı akıtıyordur. Böyle düşüncelere daldığım gecelerin birinde balkonda sigaramı içip gündüze oranla sevimli bulduğum köpekleri izlerken “kendimi balkondan atsam ne olur” diye geçirdim içimden. Hayır. İntihar meyilli değilim. Sadece ölümü merak ettiğimden.
 Ölmek fiilinin yok olma anlamına gelmediğine şükür ki inanıyorum. Merakımda bu yüzden. Kendi ölümünü düşünmek kimsenin içini açmaz benim de açmadı tabi.
 Başkalarının intiharlarını düşünmeye koyuldum. Okuduğum haberlerden hafızamda kalan yaşlısı, genci, okumuşu, cahili intihar vakaları. Neden? Meraktan mı? Bana göre intihar etmek bindiğin şehir içi dolmuşu ineceğin durağa varmadan, inmeye kalkıp kendini zora sokmaya benziyor. Sonuç da yaşanan her gün ölüme yaklaştırmıyor mu insanı? Bu acele neden?
 Ölüm düşüncesi başkalarının üzerine de kurulsa ürkütüyor insanı vazgeçiyorum düşünmekten filozof muyum canım ben…
 Benim vermem gereken kilolarım, sahip olmam gereken kariyerim, girmem gereken sınavlarım ve nice ümitlerim var. Ölüm! Aklımdan bile geçme!…
a.t

ŞEYTANIN TOPUKLARI 19.BÖLÜM

                                                                -19-

  Dünyada fazlalıkmışım gibi hissettiğim zamanlar çok olur. Gel gitlerimin beni aynı sahillere vurması belli aralıklarla tekrarlanır. İnsan düşlerine hasret yaşaya yaşaya şansa kadere kendine küserken umut etmekten yorulmuş atar kendini boşluğun tekli koltuğuna. Böyle zamanlar da iki üç kişilik koltuklar gereksizdir. Çünkü yalnız bırakırlar seni. Kaybetmişliğini kimse paylaşmak istemez seninle. Yanlız yaşamalısın. Sanki sana ders vermek için sessiz bir sözleşme yapmıştır, uzak yakınların.
 Oturduğun koltukta züğürt tesellileri bularak kendince hırslanıp tam ayağa kalkacakken, ayağının tökezlemesi işin acısının bol isotlu olduğu kısımdır. O koltuk bataklığındır senin çırpındıkça boğulduğun.
 Bataklığın tamamen senin eserindir. Çocukken çok isteyip de anneni almaya bir türlü ikna edemediğin bisiklet ve patenler vardır mesela o çamurda. Çok güvendiğinin arkadaşının bakışlarında bulduğun hainlikle de göz göze getirebilir seni o bataklık da. Babanın senden yana ümitlerini çamura bulanmış kırık dökük bulabilirsin aynı yerde.
 O bataklık oturduğun koltuk da adeta seni kuşatan ipler olur her hareketinde seni hızlıca oturtur yerine.